Kaosla anlamını bulan tarihiyle dünyanın en sancılı ülkelerinden biri olan Afganistan’ın 1970′lerden 2000′lere uzanan yakın tarihine kişisel bir gözlükten bakan Khaled Hosseini, yarı otobiyografik ilk romanı Uçurtma Avcısı’yla ülkesinin yazgısı üzerine bir saptamada bulunurken, bir yandan da kişisel tarihinin dönüm noktalarından birini dillendiriyor. Afgan asıllı bir Amerikalı olan Hosseini, doğduğu ülkenin sorunlarına ‘yakın’ durma kaygısıyla kaleme aldığı romanda, Batı merkezli rasyonel bir bakışla Doğu insanının kaderciliğini buluşturuyor ve bu ilginç sentezin yansımalarıyla bir solukta okunan bir metne ulaşıyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Afgan asıllı Emir’in aldığı bir telefonla açılır hikâye. Eski günlerden bir tanıdıktan gelen bu telefon, Emir’i 1970′lere, yani çocukluk günlerine götürür. Afganistan’ın kısmen ‘huzurlu’ olduğu günlerdir bunlar. Varlıklı bir adam olan babası ve Hazara (bölgede neredeyse yok sayılan bir etnik kimlik) hizmetlisiyle ‘mutlu’ bir çocukluk geçiren Emir, yaşadığı kötü bir deneyimle gölgelenen mutluluğunu yeniden inşa etmek için çabalamak zorundadır. Rusların Afganistan’ı işgali ve ardından yaşanan Amerika serüveniyle hayatı tümden değişen kahramanımız, hikâyenin başında aldığı telefonla yeniden gideceği Taliban yönetimindeki Afganistan’da kimliğiyle ilgili bir olgunlaşma süreci yaşayacak, geçmişindeki günahlarının kefaretini ödemenin hesaplarını yapacaktır…
Satırbaşlarıyla özetlediğimiz bu hikâye, Uçurtma Avcısı’nı bir olgunlaşma serüvenine dönüştürürken, bu sürecin kırılma noktalarında bir tür ‘arayış’ın da peşine takılıyor, Emir’in köklerini ve kimliğini arayışının. Etnik ayrımcılığın ırkçılığa varan yapısını da keskin gözlemlerle önümüze getiren bu süreç, Emir ve kendisiyle aynı yaşlarda olan Hazara hizmetlisi Hasan’ın ilişkisinin temelinde yatan gerçekleri de mercek altına alıyor. İçtikleri su ayrı gitmemesine karşın hiçbir zaman birer ‘arkadaş’ olamayan ikilinin ‘koruyup kollama’ kanadını temsil eden Hasan’ın yazgısı ise tam bir trajedinin ipuçlarını veriyor. Efendinin uşağa bakışındaki köşelilik ile uşağın efendiye bakışındaki esneklik arasındaki uçurumla da dikkat çeken bu durum, bir dostluk ve dayanışma hikâyesinden ziyade bir ‘kopuş’ serüveniyle anlamını buluyor.
Mükemmel’ babanın gölgesinde
Öte yandan Emir’in babasıyla olan ilişkisi de onu bir tür ‘yalnızlaşma’ ya da ‘yabancılaşma’yla başbaşa bırakıyor öyküde. ‘Mükemmel insan’ i gibi görünen baba motifi, Emir’i önüne geçilmez bir baskı altına alırken, kaçış fırsatı bulamayan çocuğun ezilmekten kurtulamayan bir kişilik profili çizdiğini görüyoruz bu noktada. Kendini yazarak ifade etme yolunu seçen Emir, yalnızlığını paylaştığı Hasan karakterini ise bir tür ‘oyuncak’ gibi kullanıyor, ona bir insan olarak değer vermenin uzağında duruyor. Onun Afganistan’dan kaçıp Amerika’ya geçişinde de durum pek değişmiyor, en azından babasının etkisi anlamında. Bir ‘gölge’ olarak yaşamanın ezikliğini hayatının her anında hissediyor Emir.
Konumu sıkça tartışılan ve müdahalelerden nasibini almaktan kurtulamayan Afganistan’ın yakın tarihinin üç ayrı dönemini arka plana koyan (hatta zaman zaman bunu öne çıkaran) Uçurtma Avcısı, belli bir naiflikle hayat bulsa da trajik sonuçlarıyla okuru gerçekliğin içine çeken bir roman. Duygusal tonlarının bazı bölümlerde üst sınırlarda gezindiği metin, baş kahramanı için bir ‘arınma seansı’ izlenimi veriyor ve bu arınmanın giderek balçığa dönüşen tortularının içinde deviniyor.
Geçmişin puslu günlerine gömmeyi tercih ettiği günahlarının hortlamasıyla bir tür kendini sorgulama sürecine yönelen Emir’in, hayattan ve çevresinden beklentilerini ‘dikensiz’ biçimde olgunlaştırmak için zorlu bir ‘çaba’ içine girmesi gerektiğinin altını çiziyor hikâye.
Rus ve Taliban olgularının Afgan insanı için anlamlarını da kişisel bir öykü anlatmasına karşın belli ölçülerde açımlamaya çalışıyor Uçurtma Avcısı. Rus kısmını babanın ‘gelenekçi’ bakış açısından ‘nefret’ kavramıyla çözümleyen metin, Taliban kısmını ise Emir’in ‘çağdaş’ bakış açısından ‘korku’yla açıklama eğilimi gösteriyor. Özellikle Taliban üzerinde bir miktar tepinen hikâye, kahramanın geçmişle hesaplaşmasına da alet ediyor bu kesimi. Rastlantısal doğruların ışığında ilerleyen bu bölüm, ‘hiçbir karakter boşlukta kalmamalı’ kaygısına kurban oluyor ve ‘içsel serüven’in fazlasıyla yüzeye çıkmasını sağlıyor.
Bu da tutarlı bir çizgide ilerleyen öykünün ters açıya düşmesine ve bir miktar sallanmasın yol açıyor.
Son tahlilde, Uçurtma Avcısı’nı çağın gerçeklerini de kapsayan bir ‘katarsis serüveni’ diye nitelendirmek mümkün. Khaled Hosseini (Halit Hüseyin mi demek lazım yoksa?), kişiselliğin süzgecinden geçirdiği hikâyesiyle okuru kavrayan ve onun sürüklenmesine izin veren bir metne kucak açıyor. Silinmesi mümkün olmayan yaşanmışlıkların ardına saklanmaya çalışan ama bunu beceremeyen ve geçmişle hesaplaşmanın önüne geçilemezliğine tutsak olan bir karakterin yazgısına hükmediyor yazar. Onu düşünsel bir bataktan çıkarıp eylem alanına sokuyor ve vicdanını özgürleştiriyor. Bizlere de uzağında kaldığımız ama insan… reflekslerimizi harekete geçiren bir olgunun varlığını hatırlatıyor. Etkisi tartışılmaz bir metin bu kısacası…
Senaryo sadık ama…
Uçurtma Avcısı’nın beyazperde versiyonuna gelince… ‘Kesişen Yollar’ (Monster’s Ball), ‘Düşler Ülkesi’ (Finding Neverland), ‘Gitme’ (Stay) ve ‘Lütfen Beni Öldürme’ (Stranger Than Fiction) gibi önemli yapımlara imzasını koyan genç yönetmen Marc Forster, farklı adımlar atma özelliğini burada da gösteriyor ve ‘Uçurtma Avcısı’yla filmografisine yeni bir açılım getiriyor. Ancak bu açılımın onun açısından ‘doğru’ bir tercih olup olmadığı konusunda kuşkularımız var. Zira Khaled Hosseini’nin metnine olabildiğince sadık görünen David Benioff imzalı senaryo, bazı bölümlerde sinemanın tuzaklarına teslim oluyor ve hikâyenin ritmini zedeliyor. Bu durum, doğal olarak yönetmenin öyküye yaklaşımını da etkiliyor ve kimi aksiyon hamleleriyle metni değiştirip dönüştürüyor.
Romanda varlığını pek hissetmediğimiz ‘büyük sözler söyleme’ kaygısını filmde sıkça görüyoruz. Alçak tonda bir metni sinemasal zenginlik referanslarıyla bezemek uğruna hedeften bir miktar sapan film, Emir’in içsel yolculuğunu kitaptaki yoğunlukta yansıtamıyor. Belli noktalarda romanla eşdeğer bir ritme kavuşsa da, özellikle sonlarda yalpalıyor film ve Batı refleksleri devreye girdiğinde amaca hizmet etmekten uzaklaşıyor, aksiyona hizmet eder hale geliyor.
Aslında genç senarist Benioff, Khaled Hosseini’nin romanının yürüdüğü yolu takip ediyor ve neredeyse her adımında kitaba sadık kalmaya çalışıyor, diyaloglarda bile sapmaya yol açmama eğilimi seziliyor. Romanın kurgusunu da koruyan bu yöntem, temelde ‘aynılık’ hissiyatı yaratsa da ‘yanlış’ küçük dokunuşların yarattığı ‘kayıplar’ın etkisi açığa çıkıyor zaman zaman ve hikâyenin gidişatını değilse de ruhunu zedeliyor. Bu durumun müsebbibi olarak yalnızca Benioff’u göstermek yanlış olur kanımızca, yönetmen Forster da sinemasal doğruların öyküyü yıpratmasına izin veriyor filmde. Kitaptaki bütünlükten uzaklaşıyor ve kahramanının kaygılarını paylaşan bir biçem yaratamıyor. Onun yalnızlaşmaya mahkûm ruh halinin üzerine gitmektense olayların akışına yöneltiyor kamerasını. Böylece kişiselliğinden destek alan hikâyeyi daha mesafeli bir yapıya götürüyor, oradan çıkmasıysa mümkün olmuyor.
Filmlik yapı itibarıyla kötü bir çalışma gibi görünmemesine karşın, bir edebiyat uyarlaması olarak zaaflara sahip bir film ‘Uçurtma Avcısı’. Baştan sona ilgiyle izleniyor, kimi mesajların alınmasına vesile oluyor, bir serüvenin içine hapsolmamızı sağlıyor ama romanın yüzdüğü parkurdan ayrılıyor. Emir ile Hasan arasındaki ilişkinin iyi çizildiği film, Emir’in büyüyüp geçmişle hesaplaştığı bölümlerde aynı özeni göstermiyor, özellikle de Taliban sahnelerinde karikatürize bir yapı kuruyor. Kaçış sahnesi ise kitabın çözümlediğinden farklı bir şekilde ele alınıyor ve hikâyenin gerçekliğine darbe indiriyor. Filmin ‘Babam ve Oğlum’ iyse duygusal yoğunluğun doruğa çıktığı anları da beraberinde getiriyor ve izleyiciyi öyküden uzaklaştırmanın önüne geçiyor.
UÇURTMA AVCISI
Khaled Hosseini, Çeviren: Püren Özgören, Everest Yayınları, 2007 (2. basım), 375 sayfa, 14 YTL.
Radikal.com


